KÜL

 Gece veda ederken, yerini uzun bir güne bırakmaya hazırlanıyordu. Semadaki Fecr-i  Kâzip, Fecr-i Sadık ile nöbet teslimine niyetteydi. Yine yalnızlığın nezaretinde araladı gözlerini. Yaşlılığın verdiği yorgunlukla bedenini yataktan zorlukla doğrulttu. İki büklüm sırtının ağrılarına da aldırış etmiyordu artık. Aklaşmış kalın kaşlarının altında, iki küçük çukurun içinde parlayan gözlerini kırpıştırarak, duvara dayanmış bastonunu eline aldı. Küçük adımlarla pencereye yanaştı. Gecenin son kırıntıları da ortadan kaybolmaya başlamıştı. Gökyüzü kızıl bir girdaba dönüşüyordu. Çetin bir kışın, nefes kesen ayazının soğuğundan, pencerenin buz tutmaya meyil etmiş yerlerinde, titreyen parmaklarını gezdirdi. Karşısındaki mezarlıkta ebedi istirahatgâhında olan eşine, her zamanki naifliğiyle selam verdi. Sessizliğin baskısından, yalnızlığın ıstırabından kurtulmak istese de içindeki tiz çığlıkların ruhunu tırmalamasına engel olamıyordu.

  Hasretliğin bitmesine gün sayıyordu. Yüreği yıllar sonra yeniden pır pır etmeye başlamıştı. Sılaya gönderdiği oğlu, gelini ve torunu gelecekti ziyaretine. Onları kucaklayacağı, özlemle sarmalayacağı günü düşündükçe içini çocuksu bir heyecan kaplıyordu.

  Son zamanlarda bir de virüs denen müsîbet sarmıştı her yanı. Tüm insanlığı çaresiz bırakmıştı. Eskiden yalnızlığından şikâyet etse de en azından birkaç dost yüz görüyor, konu komşu muhabbetine nail oluyordu. Oysa şimdilerde herkes evine kapanmış, birbirinden korkup kaçar olmuştu. Koca bir yalnızlığa mahkûmdu artık. Kimse evinden çıkmıyordu, zaruri durumlar hariç. Yüzlerde maskelerle insanlar sokakta yürürken birbirini tanımakta zorluk çekiyordu. Hastalık bulaşır endişesiyle dolaşılıyordu her yerde alelacele. Hikmet Bey’de ihtiyaçlarını sokağın karşısındaki bakkaldan temin ediyordu. Bakkalın çırağına seslenmesi yetiyordu. Ismarladığı erzakları kapıya bırakıp gidiyorlardı.

Ömrünün son demlerinde, son nefesini sevdiklerinin kucağında vermeyi diliyordu. “Bir gelseler! Bir yetişseler. Nasıl da özledim onları,”diyordu kendi kendine mırıldanarak. Yalnız ölmekten korkuyordu. İçindeki iki ayrı insana bakıyordu. Biri tepeden tırnağa ağlarken, diğeri her şeye gülüyordu. Hislerinin karmaşıklığıyla arada bir dağılıyordu. Bunun adı unutmak mı, yoksa alzheimer miydi? “Aman, Allah korusun,”diyordu. Unutmak, virüs denen illetten daha acı geliyordu ona. “Bana virüs bulaşsa ne olur. Emanet canımı teslim ederim en fazla. Ama unutmak öyle mi? Allah muhafaza.”dedi ve iki küçük dolunay göz çukurlarına yerleşmiş gibi düşüncelere daldı.

Ağır adımlarla mutfağa gitti, çaydanlığa su doldurup ocağın altını yaktı. Kısık ateşte çay oluncaya kadar anılarda göz gezdirmeyi düşündü. Albümü almak üzere odaya tekrar döndü. Konsolun üzerinde duran albümü kucakladı. Eskimiş ve çukurlaşmış koltuğuna yerleşip albümü dizleri üzerine yaydı. Geçmişteki simalar aynı içtenliğiyle gülümsüyordu. Fakat onun yüzünde benzer ifade kalmamıştı. Yaşadığı acılar, zorunlu ayrılıklar onu bambaşka biri haline getirmişti. Oğlunun bebeklik fotoğrafları yüreğini titretti. Evlatlarıyla arada bir görüntülü konuşmasa onlarında değişimine şahit olmayacaktı. Eşiyle birlikte çekindiği mutlu günlerden kalma fotoğrafta gezdirdi elini. Eşinin derin ve mavi bakışlarına daldı. Özlemi git gide artmıştı. Onun kendisine seslenişini hatırladı. Huzur veren sesini işitir gibi oldu. Eşinin ansızın gelen ölümü, yalnızlığının miladı olmuştu. Ama anıları her gün yüreğinin çırpınışlarında yeniden can buluyordu. Hatıralar eşliğinde edindiği izlenimler yüreğinde derin emareler bırakıyordu.

 Çaydanlıktan gelen seslere kulak verip, kucağındakileri usulca bırakıp kalktı. Çayını demleyip, kokusunu içine çekti. Dolaptan birkaç şey daha alıp, tekrar pencerenin önündeki koltuğa oturdu. Elindeki tepsiyi sehpaya koydu. Canı kahvaltı etmek istemedi. Çayından yudumlamayı tercih etti usulca.  Mazide dolaşıyordu meczup ruhu. Eski yeni ne varsa aklının süzgecinden bir bir akıyordu.

 Gözüne, eşinden yadigâr halı tezgâhı takıldı. Arada bir tezgâhın önüne oturup bir kaç ilmik atardı.  Eşiyle birlikte sohbet ederek halı dokumak hoşlandıkları arasındaydı. O gittikten sonra da boş bırakmıyordu tezgâhı. Şayet ömrü yeterse bitirebileceğini düşünüyordu. Çünkü o halının her ilmiğinde eşinin dokunuşları mevcuttu.  Ne yapsa yüreğindeki hüzün dinmek bilmiyordu.

 Saatler geçmiyor, zaman akmıyordu onun için. Bir an evvel bekledikleri gelsin istiyordu. Göğsünü arada bir yoklayan sızı, korkularını tetikliyordu sinsice. Yığılıverse oracıkta kimsenin haberi olmaz, diye düşünüyordu. Kimse duymuyordu sessiz çığlıklarını. Yüreği kanıyor, ruhu ağlıyordu. Kuşlar duyar, yaprak duyar, rüzgâr duyardı. Ama kimse duymaz, kimse bilmezdi, yorgun nidalarını. İçinden “ Bundan sonra hayat, benim için kör karanlıktan ibaret.” Diyordu. Belki sadece hasret kaldıklarıyla vuslata erecek olması, karanlığını aydınlığa çevirecekti.

Artık takvimleri saymıyor, saatlere bakmıyordu. Zaman hangi zaman olmuştu? Vuslat zamanı yakın mıydı sevdiklerine? Ya sıladakilere, ya kabirdekilere kavuşacaktı. “ Artık hangisi önce davranırsa,” diyordu. Günü söndürdü, geceyi gömdü defalarca. Zamanın dişli değirmenine takılmıştı bir kere onun da ömrü. Her şeye rağmen masum gönlü vuslatı ummaya devam ediyordu inatla. Onu ayakta tutan kuvvet, içinde taşıdığı bitmek bilmeyen sevgisi ve inancıydı.

Derin düşlerin sarmaladığı bir anda uykuya teslim oldu. Birden kulağına sesler gelmeye başlamıştı. İşittiklerinin düş mü gerçek mi olduğunu ayırt edemiyordu. Nefes almakta güçlük çekiyor, göğsünün üzerinde tonlarca ağırlık var gibi hissediyordu. Bağırışlar onun ismini zikrediyordu, ama o gözlerini açacak kuvveti bulamıyordu kendinde. “Sanırım gitme vakti geldi. Buraya kadar.”diye geçirdi içinden. Ölüyor olduğunu düşünürken, birilerinin onu sarmaladığını hissetti. Neler olduğunu anlamaya çalışırken, birden her yer karanlık ve derin bir sessizliğe gömüldü.

Gözlerini güçlükle araladı, bir kâbustan uyanır gibi. Her şey puslu ve bulanık görünüyordu. Karşısında kimler var ayırt edemiyordu. “Bunlar nasıl girdiler eve,”diye düşündü fakat bulunduğu yerin evi olmadığını fark etti. Tam anlamıyla kendine geldiğinde Karşısında oğlunu gördü. Bir an hayal gördüğünü sandı. Fakat oğlu tam da karşısındaydı. Ona haber vermemiş sürpriz yapmışlardı. Ama tam da bir felaketin yaşandığı gün gelmişlerdi. Açık unuttuğu ocak, koca evi alev topuna döndürmüştü. Yangından sadece Hikmet Bey kurtulmuştu. Canından bir parça olan oğlu, kızı yerine koyduğu gelini ve biricik torunu hayatta, kanlı canlı duruyordu karşısında. Baba oğul hasretle sarıldı. Böylesi bir vuslatı düşlememişti. Birlikte hastaneden çıkıp, yanan evinin önüne gittiler.  Bir zamanlar acısıyla tatlısıyla yaşanmışlıklar barındıran ev, artık bir harabeye dönmüş, koca bir mezar görünümündeydi. Ömrünün kesitleri, onu ayakta tutan anılarının simgeleri tam karşısında, alevlerin arasında kül olmuştu. Artık ne sığınacak bir evi, ne de tutunacak anıları kalmıştı. Yüreği sıkışıyor, derin bir mahcubiyet yaşıyordu. Çünkü paha biçilemeyecek hatıraları bırakamayacaktı evlatlarına. Yaşamının kanıtları yok olmuştu bir anda. Sıkı sıkıya sarıldığı hatıraları kızgın alevler arasında küle dönmüştü.

                                                                             DİLEK EKER ÖZYURT

 

 

 

 

     

Yorumlar