BURUK BİR TEBESSÜM

  Gökyüzündeki alev kızılına esir olmuştu gözlerim. Oldum olası severim sonbaharı, eylülü. Ölümle yaşamın gerçekliğini gözler önüne serer, boylu boyuna.  Başucumda salınan çınar ağacı, bugün daha bir mülayim, daha bir edalı dağıtıyor yapraklarını. Rüzgâr desen daha bir çelebi, daha bir naif.. Kızıldan kahverengiye, sarıdan yeşile ne ararsan var evrende. Yer sarı, gök kızıl… Kalbimin renginde savruluyor yorgun ruhum. Zembereği boşalmış düşüncelerim, zihnimi zorluyor tik taklarıyla. Elgin bir efkârla, bahçenin köşesindeki tahta sedire yayıldım, oturuyordum öylece. Çehreme garip bir hüzün konmuş, uykuyla, uyanıklık arasında gelgitlerle kırpıyordum gözlerimi. Sanki bir şairin kalbi atıyordu göğüs kafesimde. Kuşlar daha bir sessiz, bulutlar daha bir nazla süzülüyordu engin semada. İçimdeki keder de olmasa, tabiatla dostluğuma yalnızlığımı da ekleyip, sevineceğim neredeyse! Bildiğim, yanıldığım ne varsa sıkıştırıyor yüreğimi inatla…

 Bahçe kapısının gıcırtısıyla irkilip doğruldum.  Gelen, yan komşumuz Hasibe teyze idi. Hasibe teyze mahallenin en hoş sohbet kadınlarındandı. O konuşmaya başlayınca zamanın nasıl akıp gittiği anlaşılmazdı. Kara kuru, ufak cüsseli şen şakrak bir kadındı. Çehresindeki gamzeye yayılan gülümsemesi, küçük bir kız çocuğunun masumiyetini taşıyordu. Sesiyle sarmalıyordu, kırık kalpleri. Yaşının yetmiş olduğunu ilk bakışta anlamak pek de mümkün olmazdı. Çünkü yaşından en az on yaş küçük gösterirdi. Ona her baktığımda ‘keşke ben de yaşlandığımda böyle olsam’ derdim. Her haliyle özenilecek bir enerjiye ve inanca sahipti. Ruhundaki sönmeyen neşenin meşalesiyle aydınlatırdı etrafını. Sıkıntılı bir anımda onunla karşılaşmak piyango gibi bir şeydi. Çünkü daha dertlerimizi söylemeden yaptığı şakalarla bütünleşir, dünyanın sıkıntılarını cebimize atar, kahkahalarına eşlik ederdik. Aklımızı esir alan ne kadar keder varsa o an için gözümüzde küçülüp kaybolurdu. Ağzından çıkan her kelam büyü gibiydi, teslimiyet mecburi oluveriyordu karşısındaki insana.

“Buyur, Hasibe teyze. Hoş geldin,” dedim saygıyla yerimden doğrulup. Aheste adımlarla dizlerine dayanarak birkaç merdiveni çıkıp yanıma geldi. Güneş gibiydi yüzü. Güldüğünde güller açardı çehresinde. Yavaşça sedirin ucuna oturdu. Bir süre sessiz kaldık. O an çocuktan beter hissetmeye başladım kendimi. Merakını gidermek istercesine yanaştı. Birden:

“ E  bee yavrum! Seni dertlendiren nedir böyle? Yanı başında Hasibe teyzen var, bir şey demiyorsun. Alındım valla. Saatlerce seni seyrettim. Acaba bu çocuğu dertlendiren ne diye!” Dedi meraklı bir sesle. Önce ne diyeceğimi bilemedim. Sonra yarım yamalak da olsa başladım anlatmaya:

“ Yıllardır atanma hayaliyle çabaladım durdum. Fakat olmayınca olmadı. Öğretmen olmaktan gurur duyuyorum. İçimi acıtan şey, mesleğimi değil de bir markette tezgâhtarlık yapıyor olmak. Yaptığım işten utanmıyorum, ama öğrencilerim olsun, onları geleceğe hazırlayayım istiyorum. Ne zaman uğrayacak bu talih kuşu?”dedim kederle. Anlattıkça sıkıntılarım un ufak olmaya başlamıştı. Hasibe teyze başını salladı. Anaç tavrının sıcaklığını hissetmemek elde değildi. Eğildi, gözlerimin içine baktı ve:

“Sabır be yavrum sabır! Elbet bir gün emeğinin mükâfatını alacaksın. İnanacaksın ve başaracaksın.  Akşama semaveri yakacağım. Çayları sen dolduracaksın! Şimdi bana müsaade, yemeğim var ocakta. Kederlenme gayri!” dedi ve gitti. Yine yüreğime umudu sağanak sağanak yağdırıp, rengârenk çiçekler açtırdı sezdirmeden. Bile isteye kanıveriyordum çocuksu gülüşlerine. İçime bilmediğim, anlamlandıramadığım bir huzur yayılmaya başlamıştı. Onun gibi insanlara çok az rastlanırdı. Annemlerden yadigârdı, Hasibe Teyze. Annemin sırdaşı, arkadaşıydı.

Akşam, gökyüzüne kadife bir çarşaf gibi serilmişti. Yıldızlar göz kırpıştırıyor, mehtabın ışıltısı eylülden çok, temmuzu andırıyordu. Hava da bilinmedik bir sakinlik, bir ılımanlık hâkimdi. Saat sekizi gösterirken karşı bahçeden Hasibe teyze el sallayıp bana seslendi:

“Haydi, bee yavrum geliver gayri!”dedi. Bir çocuğun ivediliği vardı hal ve hareketlerinde. Diğer komşulardan da gelenler olmuştu. Bazen kendimi çok şanslı sayıyordum, böylesine şen şakrak, içten, yüreği sevgiyle çarpan dostlara sahip olduğum için.

Gece ağır ağır bastırmaya başlarken, hepimiz Hasibe teyzenin muhabbetine tutsak olmuştuk. Üslubu gül olanın, anlattığı misk-i amber oluyordu. Kahkahalarımız senkronize bir şekilde devam ediyor, neşemizi katmer katmer çoğaltıyorduk. Doğru insanların yanında kederler bir anda mutluluğa dönüşüyordu. Şefkat öyle güçlü bir büyü ki, her yerden duyulur, görülürdü mutlaka..

 Hasibe teyze hemen karşımdaydı. Bir anda bakışları değişmeye başlamış, yüzünde hiç görmediğim bir ifade hâkim olmuştu. Gülümsemesi soluyor, simasındaki çizgiler derinleşiyordu. Bir an yerden bir şey almak üzere eğildiğini zannederken, yığılıverdi boylu boyuna. Nefes alış verişleri yavaşlamış, hareketsiz kalmıştı. Göz kapakları sıkı sıkıya kapalıydı. İki damla yaş süzülüverdi gözlerinden ince ince. Kadıncağızın cansız bedenini sarsmaya başladık diğer komşularla. Hepimizi bir telaş sardı.  Kimimiz kolonya ile ellerini ovuyor, kimimiz nefes almasına yardımcı oluyorduk. O an çaresizliğin içinde debeleniyordum. Elleri buz gibi, yüzü bembeyaz olmuştu. Huzurun sessizliği kaybolmuş, o tanıdık matemin çığlığı sarmıştı her yanı. Koyu bir karanlık kapatmıştı ayın ışığını. Neşesiyle ışık saçan kadının yüzünde ölümün pençe izleri vardı sanki. Ağaçların koyu gölgeleri, rüzgârın fısıltısı bir hüznü üfürüyor gibiydi. Ambulansın sesiyle irkildim.  O soğuk, ürkütücü uzun sedyeye yatırdılar, Hasibe teyzeyi. Korktuğum şeyin girdabının dönencesine kapılmıştı yüreğim.  

 Hastane bahçesine ulaştığımda dizlerimin dermanı kesilmişti sanki. Hasibe teyzenin çocukları da gelmişti. Komşular arayıp haber vermişlerdi, Hasibe teyze yere düşünce. Çok nadir görürdüm onları. Aslında pek uğramazlardı annelerine. Yanlarına gittim. Yüzlerine matem rengi bir ifade perçinlenmişti. Endişeli ve umudumu yitirmeden Hasibe teyzeyi sordum:

“ Geçmiş olsun! Nasıl oldu Hasibe teyze? Onu görebilir miyim?” Dedim. Ama aldığım karşılık umduğumun tersi olmuştu. Soğukkanlılıkla öldüğünü söylediler. İnanmak istemedim. Ölümün tokadı bir kez daha çarpmıştı yüzümün ortasına. Annemi yeniden kaybetmişçesine üzülmüştüm. Sığındığım liman yerle yeksan olmuştu. Yalnız kalan ruhum alabora olmuştu. Evrendeki renkler kaybolmuştu bir anda. Yüreğim kanıyor, ruhumdan keder dolu nidalar fışkırıyordu...

Sabah cenazenin eve getirilişini derin bir kederle izledim. Cenaze hastaneden eve getirilir, yıkanma, kefenlenme işleri ayrı bir araç içinde yapılırdı o zamanlar. Bunları izlemek çok ağırdı, yürek kaldırmıyordu. Ölümü yakıştıramıyordum o neşe dolu kadına. Takatim yoktu ki yanına gitmeye. Yapayalnız kalmıştım artık. Çocukları, akrabaları ağlaşıyordu. Dayanmak ne mümkündü? Matemin sisli elleri nefesimi kesiyordu. Gökyüzüne baktım, hatıralar uçuşuyordu, kuşların yerine. Semada gri ve renksiz bir görünüm. Kimsenin yüzünde şetaret yok, ışıltı yok, umut yok. Çünkü neşe ve umut çeşmemiz kurumuştu. Herkes başını eğmiş öylece beklerken, başka bir cenaze aracı belirdi kapıda. Oradaki ahali şaşkına döndü bir anda. Arabanın içinden iki kişi indi.

“Bizim cenazeler karışmış, buraya yanlışlıkla babamın cenazesini getirmişler,”dedi adamlardan biri. Herkes şaşkın ve meraklı bir şekilde Hasibe teyzenin yatan naaşının başına koştu. Açıp baktığımızda bir başkasını görmenin şokunu yaşadık. Üstelikte ablak yüzlü, sakallı bir adamın cesedi vardı karşımızda. Son yolculuğuna revan olurken bile gülücükler dağıtmıştı Hasibe teyze hazin de olsa. Herkesin yüzüne tuhaf, şaşkın, matemle karışık buruk bir tebessüm yayılıverdi. Yüreğimize pejmürde bir şetaret bırakmıştı, giderken. Gönlünün güzelliğiyle her yeri cennete çevirmişti yaşamı boyunca. Taşıdığı yürekle hazanları bahar eylemişti her zaman…

DİLEK EKER ÖZYURT

Yorumlar